Mao Zedong, sivil alan ile askeri alan arasında aşılmaz bir duvar olmadığını savunuyordu. Bir alandan diğerine geçiş her zaman mümkündür ve çoğu zaman çok ani gerçekleşir. Bugün, Avrupa’da barış üzerine kurulu olduğu iddia edilen bir düzenin, nasıl hızla savaş düzenine geçtiğini görmek, bu gerçeği kanıtlamaktadır.
“Şu anda tüm dünyada üçüncü bir dünya savaşı olasılığı tartışılıyor. Bu ihtimale karşı psikolojik olarak hazırlıklı olmalı ve meseleyi analitik bir şekilde ele almalıyız. Kesin bir biçimde barıştan yanayız ve savaşa karşıyız. Ancak emperyalistler yeni bir savaşı başlatmakta ısrar ederlerse, korkuya kapılmamalıyız. Bu meseleye yaklaşımımız, diğer tüm toplumsal kargaşalara olduğu gibi iki aşamalıdır: Öncelikle karşı çıkarız, ancak korkmayız. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından, 200 milyon insanı kapsayan Sovyetler Birliği doğdu. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından, 900 milyon insanı içeren sosyalist kamp ortaya çıktı. Kesin olarak söylenebilir ki, eğer emperyalistler üçüncü bir dünya savaşını kışkırtmada ısrar ederlerse, yüz milyonlarca insan sosyalizm safına geçecek ve dünya üzerindeki hareket alanları iyice daralacaktır. Hatta bu savaş, emperyalist sistemin tamamen çökmesine bile yol açabilir.”
- Mao Zedong
“Herkes Raboçeye Dyelo’nun ne kadar taktik yoksunu olduğunu görebilir. Marx’ın “Gerçek hareketin attığı her adım, düzinelerce programdan daha önemlidir” sözünü zafer edasıyla tekrarlaması, teorik bir dağılma anında cenazede şaka yapmaya benzer.”
- Vladimir İlyiç Lenin

Mao’nun bu sözleri adeta günümüz için yazılmış gibi. Ancak biz, savaşın gerçekliğiyle yüzleşmeye ve onu analitik olarak ele almaya psikolojik olarak tamamen hazırlıksız durumdayız. Dahası, savaşın nedenlerini, sebeplerini ve açığa çıkardığı olasılıkları kavrayacak duygu ve kavramsal araçlardan da yoksunuz. Batı’nın eleştirel düşüncesi (sadece en belirgin isimleri anmak gerekirse: Foucault, Negri-Hardt, Agamben, Esposito, Rancière, Deleuze ve Guattari, Badiou) bizi silahsızlandırdı. Sınıf mücadelesi ve devletler arasındaki savaş karşısında bizi savunmasız bıraktı; çünkü ne bu mücadeleleri öngörebildi ne de onları analiz edecek ve müdahale edecek kavramsal çerçeveyi inşa edebildi. Son elli yılda yaşanan “teorik yön kaybı” büyük bir boşluk yarattı. Elbette teoriyi abartmamak gerek, ancak “teori olmadan devrimci bir hareket de olamaz.”
Bu yazıda, Marksizmin sınırlarını aşmayı hedefleyen bir projenin başarısızlığına dair kapsamlı bir eleştiri geliştirmek zor. Bunun yerine, üç temel kavramın –emperyalizm, tekel ve savaş– yokluğunun yarattığı derin tahribatı ele alacağız. Bu kavramların ortadan kaldırılması, günümüz dünyasında sermayenin, devletin, ikisi arasındaki ilişkinin ve siyasi eylemin nasıl bir biçim aldığını anlamamızı engelliyor.[1]
Emperyalizm
Emperyalizm kavramı, bu teorilerin neredeyse tamamından, kimi zaman açıkça, kimi zaman örtük bir şekilde çıkarılmıştır. Negri ve Hardt, milenyumun başında bu kavramın teorik tutarlılıkla ortadan kaldırılmasını savunarak şu sonuca vardılar: “Emperyalizm sona erdi. Hiçbir ulus, modern Avrupa devletleri gibi küresel bir lider olmayacak. Ne Amerika Birleşik Devletleri ne de herhangi bir ulus-devlet, şu anda emperyalist bir projenin merkezi konumundadır.”
Bu yaklaşıma göre, imparatorluk, modern egemenliğin yerine geçen bir alternatif olarak ortaya çıkmakta ve kapitalizmin doğup geliştiği merkez-çevre ilişkisini paramparça eden yeni bir dünya düzeni oluşturmaktadır. Artık bir merkez olmadığına göre bir çevreden de söz edilemez; “Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya arasındaki ayrımlar silikleşmektedir.” Yeni ulusüstü egemenlik düzeninde, “farklı emperyalist güçler arasındaki çatışmalar ve rekabetler büyük ölçüde tek bir iktidar fikri tarafından ikame edilmiştir; bu iktidar tüm güçlerin üzerinde yükselir ve onları bir bütünlük içinde örgütler.” Böylece ortaya çıkan yeni ortak hukuk düzeni “post-emperyalist ve post-kolonyal” bir nitelik taşır. Ulus-devletin “kesin çöküşü”, “büyük çatışmalar çağının sonunu” getirecektir: “Emperyalist, emperyalistler arası ve anti-emperyalist savaşların tarihi sona ermiştir.” Küresel ve ulusüstü yönetişim artık “barışı” tesis edecek, savaşlar ise sadece birer polis operasyonuna indirgenecektir.
Benzer bir görüşü Deleuze ve Guattari’de de buluyoruz. Onlara göre, devletler arasındaki dünya savaşı, bugünün küresel makinesini yaratmış ve devletler bu makinenin birer bağımlı parçası haline gelmiştir. Bu bağlamda da sonuç, “hayatta kalmanın mutlak barışı”dır. Ancak ne Negri ve Hardt ne de Deleuze ve Guattari için barış, savaşın karşıtı değildir. Aksine, küresel makinenin dayattığı bir “güvenlik barışı” söz konusudur; fakat Schmitt ve Arendt’in öne sürdüğü “küresel iç savaş” artık güncelliğini yitirmiştir.
“İmparatorluğun genişlemesinin, emperyalizmle, fetih, talan, soykırım, kolonizasyon ve kölelikle iştigal eden devlet biçimlerinin girişimiyle hiçbir ilgisi yoktur. Bu emperyalizme karşı, imparatorluk, “iktidar ağı” modelini genişletir ve pekiştirir.” Bu model, geçmiş yıllarda popülerleşen bir terimle ifade edilecek olursa “düzlemsel ontoloji” perspektifinden, yani çok katmanlı ve yatay bir yapı olarak biyoiktidar ve kontrol toplumu teorileri aracılığıyla tanımlanır.
Bu yaklaşıma göre, ABD ne küresel piyasanın hegemonik gücüdür ne de eski tip bir emperyalist güçtür. Tam tersine, dünyayı yeni bir devletler sistemine yönlendirme görevine sahiptir; bu sistem farklılıkları dışlamak yerine entegre eder, çünkü ABD Anayasası zaten “göçebe bir temele, olumlayıcı ve diyalektik olmayan değerlere, çoğulculuğa ve özgürlüğe” dayanarak tasarlanmıştır.
Küresel piyasa, “evrensel bir para rejimi” üzerine inşa edilmiştir ve bu sistem içinde tüm ulusal para birimleri “egemenlik iddiasını yitirme eğilimindedir.” Para, “emperyal hakem” rolünü oynar, ancak belirli bir konumu ya da aşkın bir statüsü yoktur. Bu, imparatorluğun, doların uluslararası para birimi olarak sahip olduğu gücü ortadan kaldırdığı anlamına gelir.
Öte yandan, çokluk—yani çağdaş proletaryanın artık “özerk ve bağımsız” hale gelmiş bileşimi—imparatorluğun diğer yüzüdür. “Toplumsal işbirliği artık kapitalist yatırımların sonucu değil, çokluğun kendi özerk gücünün mirasıdır.” Hatta Negri ve Hardt şöyle ilan eder: “Biz dünyaya hükmediyoruz, çünkü çokluk, kendi emeğiyle yaşam dünyasının tamamını üretmekte ve yeniden üretmektedir.” Makyavel’e göre, aşağıdan yukarıya yeni bir toplum inşa etme projesi için “silahlara” ve “paraya” ihtiyaç vardır. Spinoza ise ona şu yanıtı verir: “Peki ama bunlara zaten sahip değil miyiz? İhtiyacımız olan silahlar, çokluğun yaratıcı ve kehanet niteliğindeki gücünde ve üretkenliğinde mevcut değil mi?”
Ancak bu kavramların eleştirisi, bizzat emperyalizmin, soykırımın, finansallaşmış tekellerin, savaşın ve iç savaşların gerçekliği tarafından yapılmıştır. Aynı zamanda, silahlardan, paradan ve özerklikten yoksun olan yeni toplumsal hareketlerin güçsüzlüğüyle de ortaya konmuştur; ki bu hareketler, son iki yüzyıl boyunca mücadeleler ve devrimler sonucu kazanılmış olan tüm sosyal ve politik hakları teker teker kaybetmektedir. Hareketlerin çeşitliliği, afazik (ifade yetisini kaybetmiş) ve tutarsız bir hale gelmiş, savaşın patlak vermesi karşısında —ki bu olasılık ne teorilerinde ne de programlarında yer almaktadır— tam anlamıyla yönünü şaşırmıştır.
Ancak, bu teorilere yönelik eleştiriden daha ilginç olan şey, Küresel Güney’den bir Marksist’in perspektifini gündeme getirmektir: “Emperyalizm, kapitalizmin kalıcı bir aşamasıdır.” Samir Amin, daha 1978 yılında, merkez tarafından çevrenin yüzyıllardır süren mülksüzleştirilmesi gerçeğinden yola çıkarak günümüz siyasi durumunun gelişimini şaşırtıcı bir şekilde öngörmüştü.
1945 sonrasında emperyalizmin yapısı köklü bir şekilde değişmiştir. ABD, Avrupa ve Japonya’dan oluşan kolektif emperyalizm, hiyerarşik bir işbirlikçilik ve rekabet mekanizmasıyla şekillenir ve bu sistemin merkezinde ABD yer alır. Bu mantık çerçevesinde, “müttefikler” dahi birer tahakküm nesnesi haline gelir. Kolektif emperyalizm, artık Küresel Kuzey’deki devletler arasında emperyalistler arası çatışmalar üretmemektedir; onun yerine, Küresel Güney’le sürekli bir savaş içindedir. Çünkü çevre ülkelerde uygulanan “gelişmemişliğin geliştirilmesi” ve “lümpen-kalkınma”, yani bu ülkelerin sistematik olarak zayıf ve bağımlı kılınması, Kuzey’in sermaye birikiminin ayrılmaz bir koşulu olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Küresel kapitalizmde mekân hiçbir zaman düzlemsel olamaz; aksine, daima zorunlu olarak kutupsallaşmış bir yapıya sahiptir.
Amin’in kolektif emperyalizm teorisi, tarihsel gelişmeler ışığında sürekli olarak güncellenmiştir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından, Amin bir başka öngörüde bulunarak ABD emperyalizminin tek taraflı hegemonya arzusunun başlıca düşmanlarını belirlediğini ileri sürmüştür: Önce Rusya, ardından Çin ve sonra Avrupa.[3]
Sonuncusu (Avrupa) kendi bağımsız stratejisini takip etmezken, Küresel Güney, ABD’nin başlattığı küreselleşmeden güçlenerek çıkmış, bu sayede ekonomik (Çin) ve siyasi/toprak temelli (Türkiye, Rusya) gücünü artırmış ve kolektif emperyalizmle rekabet etmeye başlamıştır.
Bu, Batılı olmayan Marksist bir perspektifin sunduğu bir öngörüdür: Savaş artık yalnızca Küresel Güney’de yaşanmamaktadır, aynı zamanda Avrupa ve Japonya da resmen ABD’nin kolonilerine dönüşmüş ve ekonomilerine Amerikalı “müttefikleri” tarafından diz çöktürülmüştür. ABD’nin iflası, doların uluslararası para birimi olarak sağladığı kamusal tekel ve yatırım fonları aracılığıyla gerçekleştirilen özel tekeller sayesinde engellenmiştir. Bu mekanizmalar, Avrupa ve Japonya’nın zenginliklerini ve tasarruflarını yağmalayarak, “Amerikan yaşam tarzı”nın devasa bütçe açığını finanse etmektedir.
Kolektif emperyalizm teorisi, aynı zamanda stratejik açıdan başka bir sorunlu hipoteze dayanmaktadır, ancak bu hipotez tartışılmaya değerdir: Temel çelişki, gitgide daha az çevresel hale gelen bir çevre ile merkez arasındaki mücadelede yatmaktadır. Yani, Birinci, İkinci ve Üçüncü Dünya arasındaki sınırların ortadan kalktığı yönündeki iddianın aksine, emperyalist hiyerarşi merkez tarafından kasıtlı olarak daha da keskinleştirilmektedir. Bu hipotez de doğrulanmış gibi görünmektedir: G7 ile BRICS arasındaki ekonomik ve siyasi çatışmalar ve Küresel Güney proletaryasına karşı yürütülen savaş -ki bunun en açık örneklerinden biri Filistin’de yaşanan soykırımdır.
Tüm bu çatışma noktaları NATO, ABD ve İsrail ile, merkezin hayali bir şekilde düşman olarak inşa ettiği güçler (Rusya, Müslüman proletarya, Çin) arasında konumlanmaktadır -en azından, mevcut ABD başkanlık değişikliğine [yani Trump yönetimine] kadar olan süreçte.
Samir Amin’e göre “imparatorluk” kavramı, emperyalizm ile sömürgeciliği birbirine karıştıran hatalı bir tanımlamaya yol açmaktadır ve bu, Negri ve Hardt’ın temel yanılgısını oluşturmaktadır. Onlara göre, sömürgeciliğin sona ermesi, emperyalizmin de son bulduğu anlamına gelmektedir. Ancak Amin, bunun gerçeği yansıtmadığını, aksine emperyalizmin farklı biçimlerde devam ettiğini savunmaktadır. Fransız-Mısırlı ekonomist Samir Amin, kışkırtıcı bir şekilde, İsviçre’nin emperyalist bir ülke olduğunu iddia eder. Ona göre İsviçre -tek bir kolonisi bile olmamasına rağmen-, “gelişmemişliğin geliştirilmesi” sürecine katılmaktadır ki bu, gerçek anlamda emperyalizmin tanımıdır.[3]
Tekel
Deleuze ve Guattari, yalnızca emperyalizm kavramını reddetmekle kalmaz, aynı zamanda Samir Amin’in teorisinde merkezi bir yer tutan başka bir temel kategoriyi de silerler: tekel. Fernand Braudel’in şu temel çıkarımını gözardı ederler: kapitalizm, ticari bir tekel olarak başladığından beri daima tekeller tarafından şekillendirilmiştir. O zamandan beri merkezileşme süreci giderek yoğunlaşmış, 1970’lerden itibaren yeniden hız kazanmış ve bugün -sanayiden ziyade finansal alanlarda- beklenmedik bir zirveye ulaşmıştır.
Ancak, Foucault, Deleuze ve Guattari, Negri gibi düşünürleri okuduğumuzda, sanki 1968 sonrası merkezileşme süreci duraklamış, hatta tersine dönmüş gibi görünmektedir. Bu teorilerde, iktidarın yatay yayılımına, yerel olarak dağılmasına ve mikropolitik etkilere vurgu yapılır. Deleuze’ye göre “19. yüzyıl kapitalizmi yoğunlaşmayı savunuyordu”, ancak günümüzde “özünde dağıtıcı” bir niteliğe sahiptir.
Okul, hastane ve fabrika gibi yapılar artık kapalı kurumlar değildir; aksine açılmış, “düzlemsel bir alan” oluşturmuştur -bu da, dünya pazarının “düzlemsel alanı” ile ulusal düzeyde örtüşmektedir. Artık bu yapılar “bir mülk sahibine, devlete veya özel bir iktidar merkezine yönelmemektedir”. “İktidar, alanının içinde aşkın bir birleştirici olmadan, küresel bir merkezileşmeye tabi olmadan işler.”
Naissance de la biopolitique (1978-1979) [Biyopolitikanın Doğuşu] başlığı altında yayınlanan Collège de France derslerinde, “kralın kafasını keserek” ve böylece radikal ve uğursuz bir politik yanlış anlamaya yol açarak, kapitalist merkezileşme süreçlerini, aşkın birleşmeyi ve küresel merkezileşmeyi [tekelleri] radikal bir şekilde iptal eden [yok sayan/göz ardı eden] muhtemelen Foucault'dur.
Biyopolitika ve kontrol toplumu kategorileri, iktidarın tüm biçimlerini ve öznelliğe yönelik her türlü “aşırı tahakkümü” eleştirebilecek yeni bir güç kavramı ortaya koymayı amaçlamaktadır. Biyopolitik yönetimsellik, ekonomi politiği kendi uygulama bilimi olarak görür ve Foucault bunu “Tanrısız, bütünü olmayan, egemenliksiz bir disiplin” olarak tanımlar. Ekonomi politiğin temel iddiası, yalnızca egemen bir bakış açısının gereksizliği değil, aynı zamanda onun imkânsızlığıdır.
Bu bağlamda egemenlik, piyasanın organizasyonu tarafından ortadan kaldırılmıştır. Artık fiyatlar, herhangi bir otoritenin müdahalesi olmadan, yalnızca rekabetin kişiliksiz mekanizmaları aracılığıyla belirlenmektedir.
Foucault’nun liberalizme sempati duyup duymadığı tartışılabilir, ancak önemli olan, onun ekonomik işleyiş anlayışının piyasa ve rekabete dayalı olduğudur. Ona göre, bu mekanizmalar, iktidarın tekelleşmesini engelleyen kişiliksiz düzeneklerdir ve bu bakış açısı, onun genel iktidar teorisiyle uyumludur.
Ancak biyopolitika ve kontrol toplumu teorileri -ki bunlar Negri ve Hardt tarafından tamamen benimsenmiştir- yalnızca yatay yayılımın, mikropolitik dağılımın ve sermaye ile iktidarın yatay bir şekilde birikmesinin hareketini görmektedir. Fakat bu teoriler, gözden kaçırdıkları bir başka dinamiği, yani merkezileştirici gücü hesaba katmamaktadır. Oysa bu merkezileştirici güç, yatay iktidar ilişkilerinin dağınıklığını düzenler, yönlendirir ve organize eder.
Bu teorilerde gözardı edilen temel gerçek şudur: Yayılım, tekelin bir işlevidir.
Bu iki hareket -merkezileşme ve dağılım- her zaman iç içe var olmuştur. Marx, Luis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i (1852) adlı eserinde bunu açıkça ortaya koyar. Ancak asıl belirleyici olan merkezileşmedir; çünkü dağılım üzerinde iktidar kuran ve onu yöneten odur.
Ve savaş, bu gerçeğin en güçlü ifşa aracıdır.
Çünkü savaş, eleştirel düşüncenin göz ardı ettiği tekelci dinamikleri açığa çıkarır.
Samir Amin, süreklilik içindeki değişim fikrinde ısrarcıdır. Nasıl ki emperyalizm 1973-1975’ten itibaren yeni bir biçim almışsa, Baran ve Sweezy’nin tarif ettiği tekel de dönüşmüştür. Bu bağlamda Amin, “genelleşmiş tekel” kavramını ortaya atar. Ona göre, üretimin tüm unsurları -hem belirli bir bölge içinde hem de küresel ölçekte- tekeller tarafından ele geçirilmiş ve denetim altına alınmıştır. Artık bağımsız veya özerk bir yapı için hiçbir alan kalmamıştır.
Örneğin tarım sektörünü ele alalım: Bağımsız olduğu varsayılan çiftçiler aslında üretim sürecinin hem öncesinde hem de sonrasında tekellere bağımlıdır. Üretim öncesinde, tohum, kredi ve üretim yöntemleri gibi alanlarda tekelci şirketlerin kontrolüne tabidirler. Üretim sonrasında ise, ürünlerini büyük dağıtım tekellerine satmak zorundadırlar -ve bu tekeller, fiyatları belirleyen aktörlerdir.
Biyopolitika teorisyenlerinin düşündüğünün aksine, piyasa fiyatları kendiliğinden oluşmaz. Enerji, gıda, finansal varlıklar gibi her sektörde fiyatlar, yalnızca küçük bir şirketler azınlığı tarafından belirlenir. Bu oligopolist yapı, küresel ölçekte kâr enflasyonunu tetikler. Fiyatlar arz ve talebe göre değil, rant getiren spekülasyonlar doğrultusunda şekillenir. Örneğin Amsterdam’daki doğal gaz piyasası, türev ürünler kullanılarak yapılan spekülasyonlar aracılığıyla fiyatları belirler. 26 Ağustos 2022’de, talepte çok küçük bir değişiklik olmasına rağmen gaz fiyatlarının on katına çıkmasının sebebi, bu spekülatif mekanizmalardır.
Samir Amin, üretimin merkezileşmesinde yeni bir aşamayı tanımlar. Bununla birlikte, 2008 krizinden sonra, sanayi tekellerinin tahayyül edemeyeceği kadar yoğun bir finansal merkezileşme gerçekleşmiştir. ABD, Avrupa ve diğer bölgelerdeki bireysel tasarrufları toplayarak, ABD tahvillerine veya Amerikan finansal varlıklarına yatıran çok küçük bir yatırım fonu ve emeklilik fonu grubu, toplamda 55 trilyon dolarlık bir portföyü yönetmektedir.
Egemen iktidar “öldürme ve yaşamasına izin verme” hakkını kullanırken, egemenin ortadan kaldırılması, Foucault'ya göre, “yaşatmak ve ölmeye terk etmek” şeklinde yeni bir hak kullanan iktidarın pozitif bir yönetimini, yaşamı “çoğaltabilen” bir “yaşam yönetimi” tekniğini mümkün kılar. Bu yeni iktidar biçimi, bizi bir anlamda kapitalizmden, en azından 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısında ürettiği etkilerden çıkarır. Artık sorunumuz, birkaç kişinin zenginliğini ve birçok kişinin sefaletini aynı anda yaratan kâr üretimi değil. Bugün, kârdan ziyade, sorun beden üzerinde uygulanan “aşırı iktidar”, öznellik üzerindeki aşırı bireyselleştiren tahakkümdür. Kendimizi savunmamız gereken şey “iktidarın etkilerinin kendisidir.” Örneğin, tıp mesleğine yönelik eleştiri, öncelikle kâr amacı gütmesinden değil, “insanların bedenleri, sağlıkları, yaşamları ve ölümleri üzerinde kontrolsüz bir güç uygulamasından” kaynaklanmaktadır.
Tıbbı incelediğimizde, yani biyopolitik müdahalenin en belirgin olduğu alanı ele aldığımızda, Fransız filozofun yeni kavramsal çerçevesinin yetersizliği daha net görülmektedir. Yakın zamanda Luigi Mangione, ABD’nin en büyük sağlık sigortası şirketlerinden UnitedHealthcare’in (UHC) CEO’su Brian Thompson’ı vurup öldürdü. Bu olay, özel sağlık sigortası sistemini ve onun sosyal devlete karşı işlevini yeniden tartışmaların merkezine taşıdı. (Fransa’da bu özel sigorta sistemleri, Foucault’nun yakın çalışma arkadaşı François Ewald tarafından teşvik edilmiştir.)
Biyopolitik iktidar, yaşamı düzenlemek ve büyütmek amacı güder. Ancak ABD’de sağlık sigortası şirketlerinin tek hedefi kâr etmektir -ve bu kârı güvence altına almak için mutlak bir güce sahiptirler. Sigortalılar, yani sağlık hizmetine erişmeye çalışan insanlar, kelimenin tam anlamıyla derilerinden (yaşamlarından) soyulmaktadır.
2023 yılında UnitedHealthcare, hastalardan, doktorlardan ve hemşirelerden tam 22 milyar dolar kâr elde etti ve bu parayı hissedarlarına aktardı. Luigi Mangione, bu adaletsizliğe karşı bir halk kahramanına dönüştü. Amerikan halkı onun savunması için para topluyor, mahkemeler önünde gösteriler düzenliyor ve sosyal medyada onu savunuyor. Çünkü ABD’de sağlık hizmetleri tamamen paraya dayalıdır: parası olanlar düşük kaliteli hizmete yüksek bedeller öder, parası olmayanlar ise tedavi olamaz.
ABD, sağlık hizmetlerine Avrupa’nın iki katı bütçe ayırmasına rağmen, dünyada yaşam beklentisi açısından 46. sırada yer almaktadır. Burada kritik olan şey, yatırım fonlarının oynadığı roldür. ABD’deki en büyük 10 sağlık sigortası şirketinin %20 ila %25’i bu fonların kontrolü altındadır. UnitedHealthcare’in en büyük hissedarı, varlık yönetimi devi Vanguard’dır (%9). Onu BlackRock (%8) ve Fidelity (%5,2) takip etmektedir. Bu tablo, günümüz kapitalizminin gerçekte nasıl işlediğini gözler önüne seriyor: Finansal tekeller, sağlık dahil olmak üzere temel sektörlerde muazzam bir güç biriktirmiş durumda.
Savaşın temeli -dün olduğu gibi bugün de- kâr hırsına ve kolektif emperyalizmin iktidar iradesine dayanır.
Fiyatları belirleyen güç, tekellerdir; piyasa değil. Aynı şekilde, sigortalı bireyler için poliçeleri de tekeller belirler. Deleuze’ün hastane modeline dair yaptığı tanım —kapalı bir yapıdan çıkıp sektörleşme, gündüz hastanesi, evde bakım gibi esnek hizmet formlarına geçiş— sorunun finansal boyutunu yeterince kavrayamaz. Oysa kapitalistler için asıl mesele budur. Yeni sağlık hizmetleri modeli, bir yandan bakım süreçlerini yeniden şekillendirirken, diğer yandan tipik bir maliyet düşürme mekanizmasına tabi tutulur. Amaç, elbette, rant/kâr maksimizasyonudur.
Foucault, 1978-1979 yıllarında biyopolitikayı ve iktidarın öznellik üzerindeki yeni biçimlerini tanımlarken, Anglo-Amerikan kapitalizmi ve devleti, çoktan bir yeniden yapılanma sürecine girmişti. Asıl mesele, her zaman olduğu gibi, kârın korunmasıdır -ve bu kâr, ordoliberallerin veya neoliberallerin öne sürdüğü piyasa mekanizmaları ile değil, ekonomik tekel, yürütme gücü tekeli ve askeri güç tekeli aracılığıyla güvence altına alınmıştır.
Tekelci düzenin egemen eylemini iptal etmek [egemen gücünü yok saymak], iktidarın merkezileşmesini ve dikey yapılanmasını reddetmek, yalnızca teorik bir sorunsal yaratmakla kalmaz, aynı zamanda bizzat iktidar kavramının kendisini etkisiz hale getirir. Çünkü böylece iktidar, radikal biçimde pasifize edilmiş olur [pasifmiş gibi gösterilir].
Foucault şöyle der:
“Bir iktidar ilişkisi, doğrudan ve anında başkaları üzerinde etki eden bir eylem değildir. Aksine, kişinin kendi eylemi üzerinde, olası, mevcut ya da gelecekteki eylemler üzerinde etkide bulunan bir eylem biçimidir. Buna karşılık, şiddet ilişkisi bir bedene ya da nesnelere yöneliktir: zorlar, eğer büker, kırar, yok eder.”
Bu nedenle, iktidarı yalnızca bir etkileme gücü olarak görmek —Deleuze’ün tanımladığı gibi, “etkileme gücü üretmek” ve “etkilenmek” olarak kavramak— son derece tehlikelidir. Bu yaklaşım, fiziksel şiddeti ve şeylerin ve insanların yok edilmesini teorik çerçeveden siler. Oysa, dünyada adeta bir metastaz gibi yayılan şey, tam da budur.
Fiziksel şiddet tekeli, “öldürme hakkının” en yüksek ifadesini bugünkü soykırım politikalarında bulur. Bu hak, hiçbir zaman biyopolitikanın “yaşatma” gücü tarafından ortadan kaldırılmamıştır. Foucault, bunun olasılığını kabul eder, ancak doğru nedenlerle değil:
“Eğer soykırım modern iktidarların rüyasıysa, bu, eski ‘öldürme yetkisinin’ geri dönüşü yüzünden değil; iktidarın artık yaşam, tür, ırk ve nüfusun kitlesel fenomenleri düzeyinde konumlanması ve icra edilmesi yüzündendir.”
Bugün, savaşın, iç savaşın, yağmanın, tahakkümün ve soykırımın temelinde yatan şey -tıpkı geçmişte olduğu gibi- kâr arzusu ve kolektif emperyalizmin iktidar iradesidir.
Savaş rejimi, sosyal devleti yıkar, kamu hizmetlerini özelleştirir ve kaynakları silahlanmaya yönlendirir. Amaç, “ölüme terk etme”nin hissedarlarına refah sağlamaktır -ki bu da günümüzde devasa bir sanayi sektörüne dönüşmüştür.
Kim Egemen? Kâr ve Strateji
Kolektif emperyalizm kavramı, çağdaş devletin yapısını ve kapitalizmle (finansallaşmış tekel) olan ilişkisini analiz etmemizi sağlar.
Yeni emperyalizm, devletler arasında bir ayrım yaratır.
- Bazı devletler, ekonomik ve askeri güçlerini pekiştirerek “büyük alanları” yönetir (ABD, Rusya, Çin).
- Bazı devletler, egemenlik açısından ciddi şekilde sınırlıdır. Avrupa devletleri buna örnektir: Bunlar, hiçbir zaman demokratik meşruiyetle seçilmemiş olan Avrupa Komisyonu’nun kontrolündedir. Avrupa Komisyonu ise, ABD'nin doğrudan emirleri doğrultusunda hareket eder.
Deleuze ve Guattari, eşitsiz değişim ve bağımlılık teorilerini (özellikle Samir Amin’in versiyonunu) yoğun biçimde kullanmalarına rağmen, kolektif emperyalizm kavramına hiç başvurmazlar. Devletler arasındaki farkları yalnızca ulus-devlet kavramı üzerinden açıklarlar. İşte tam da bu nedenle, teorik çerçeveleri ciddi bir zayıflık taşır.
Negri ve Hardt ise, ulus-devletin sonunu ilan ederken, başka bir teorik boşluğa düşer: hiçbir zaman var olmamış olan bir emperyal egemenlik fikrini savunurlar.
Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra ortaya çıkan şey, tek taraflı ABD egemenliğidir. Bu yeni düzende, bazı devletler tam egemenliğe sahipken, diğerleri sınırlı egemenlik altında tutulur.
Deleuze ve Guattari, Negri ve Hardt (ve “kralın başını kesen” Foucault) tarafından ortaya konan devlet kavrayışının sınırı, sermayeyi sürekli olarak kendi sınırlarını aşmaya ve ulus-devletin çerçevesinden kaçmaya meyleden kozmopolit bir güç olarak görmelerinde yatar. Sermaye, “yalnızca içkin sınırları tanıyan bir güçtür,” ancak bir savaşın (siyasi bir kararın) Nord Stream 2 gibi bir gaz boru hattını sabote etmesi, tüm bir (Avrupa) ekonomisinin sarsılmasına yol açmaya yeter. Kolektif emperyalizmin yaptırımlar veya gümrük tarifeleri (bir başka siyasi karar) uygulaması, tüm bir nüfusun açlığa mahkûm olmasına veya ölmesine sebep olabilir (Irak, Küba, Suriye vb.—liste uzayıp gider). ABD hükümetinin belirli bir teknolojinin Çin’e geçmemesi gerektiğine karar vermesi, sermayenin içkin mantığının sesini kesmeye yeter. Küresel piyasa, sermayenin sınırlarının üretim tarzına içkin olmadığını, aksine tamamıyla siyasi olduğunu gösterir. Çin devleti, günümüz finans sektörünün organize ettiği en soyut ve en göçebe sermaye biçimi olan finansal sermayeyi siyasi olarak denetleyebiliyor, yabancı sermayenin ülkeye girip onu yağmalamasını engelleyebiliyor. Ancak savaş sonrası dönemde sürekli ekonomik büyümenin yaşandığı ve “muhteşem otuz yıl” (1945-1975) olarak adlandırılan süreçte bile, finansın “kozmopolit” gücü ve onun varsayılan otomatik işleyişi ulus-devletlerin siyasi gücüne tabi idi. Finansal sermaye, bu bağlardan kendi doğası gereği değil, tamamen siyasi bir irade sayesinde kurtulmuş ve tekrar ekonominin merkezine yerleştirilmiştir; bu, onun tüm sınırları aşma yönündeki içkin eğiliminden değil, siyasi bir tercihten kaynaklanmaktadır.
Sermaye ve Devlet: İçkinlik mi, Aşkınlık mı?
Negri ve Hardt, devlet ile sermaye arasındaki “ontolojik” ayrımı keskinleştirerek, emperyalizm ve devletin sermayenin gelişimini engellediğini savunur; bu yüzden imparatorluğa ihtiyaç vardır: “Modern egemenliğin aşkınlığı, sermayenin içkinliğiyle çatışma halindedir.” Her ikisi de, farklı şekillerde olsa da, üretim ve ticaretin pürüzsüz uzamını, devlet egemenliğinin çizgili uzamına karşı koyuyor gibi görünmektedir. Oysa sermayenin dinamiği devletten bağımsız düşünülemez; ikisi, aşkınlık ve içkinlik gibi karşıt kategoriler oluşturmaz. Akışkan ticaret savaşı ortadan kaldırmaz, değişim ve piyasa hukuk olmadan işleyemez. Önce ekonomik yasalarıyla kendi başına işleyen bir “üretim tarzı” ve ardından onu desteklemek ya da engellemek için araçsal olarak müdahale eden bir egemenlik anlayışı yoktur. Devlet ve sermaye her zaman ortak bir makine oluşturmuş ve bu makinenin koordinasyonu/rekabeti Birinci Dünya Savaşı’ndan itibaren giderek yoğunlaşmıştır.
Ekonomi, (Foucault’nun iddia ettiği gibi) kralın kafasını kesmediyse, o halde bugün egemen kimdir? Devlet ve sermaye arasındaki ilişkiyi daha derinlemesine incelemek için Giorgio Agamben’in homo sacer teorisini sorgulamak gerekir. Agamben, Foucault’nun biyopolitikasını Schmitt’in istisna hali teorisiyle birleştirmeye çalışır (yani içkinliği, aşkınlık ile bağdaştırır).
Eğer egemen olan, istisna haline karar veren kişi ise, o halde egemenlik ve istisna hali kavramlarını yeniden düşünmemiz gerekir. Çünkü bu kavramlar, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Schmitt ve Agamben’in tanımladığı anlamlarını yitirmiştir.
Artık istisna hali, Schmitt’in tanımladığı gibi hukukun askıya alınarak yeniden yapılandırıldığı bir durumdan ibaret değildir. Weimar Cumhuriyeti’nde bile, istisna hali yalnızca hukuki bir askıya alma durumu olamazdı; çünkü kapitalist gelişim, kitlelerin siyasete dahil olması, devrim ihtimali, sınıf mücadelesi ve onun devleti yeniden yapılandırma süreci, emperyalist yağma dinamikleri ve emperyalist güçler arasındaki çatışmalar gibi olgular istisna haliyle doğrudan bağlantılıydı.
İstisna hali, yalnızca acil durumlar (örneğin bir pandemi) için ilan edilen bir durum değil, Yeni Dünya Düzeni’nin inşası için tüm hukuki, ekonomik ve siyasi normların askıya alınmasını gerektiren bir süreçtir.
Bir karar alındığında, bu kararın sonuçları siyasi, devletsel, ekonomik ve askeri bir gerçeklik yaratmalıdır. Bu gerçeklik, devletin geleneksel yetki ve işlevlerini aşan bir boyuttadır.
Karar, Schmitt’in ölümüne hayıflandığı devleti —partilerden bağımsız devleti, “toplum”dan ayrı devleti, ekonomiden özerk devleti ve sınıf mücadelelerinin hakemi olarak devleti— aşan, siyasi, devletsel, ekonomik ve askeri bir gerçekliği beraberinde getirmelidir. Devlet, egemenliğin bu yeni boyutunun yalnızca bir aktörüdür. Yüzyıl ilerledikçe bu durum giderek daha net hale gelmiştir.
Yeryüzünün Nomosu, çağdaş istisna halinin gerçekliğini kavramaya daha yakın bir çerçeve sunar; çünkü küresel boyutu ve kapitalist tahakkümün temelini oluşturan merkez/çevre ayrımını göz önünde bulundurur. Bu düzen, ulus-devletlerin içindeki istisna halinden temelde farklıdır.
Bununla birlikte, Schmitt’in her düzenin temelinde gördüğü üçlü yapı (triptik), bu çerçeveyi daha da açıklığa kavuşturur: Almak, bölmek, üretmek.
Almak: Savaş, fetih, boyunduruk altına alma ve bunları mümkün kılan askerî devlet aygıtı.
Bölmek: Hukuk ve özel mülkiyet.
Üretmek: Ekonomik güç.
Bu üç unsur, birbirine sıkı sıkıya bağlıdır ve aralarında hiyerarşik bir sıralama yoktur. Marx’ın terimleriyle söylersek, istisna hali sürekli bir ilksel birikimdir.
Schmitt’in egemeni -Agamben’in de izinden gittiği bu figür-istisna hali aracılığıyla hukukun kendi geçerliliğini sürdürebileceği zemini hazırlar. Bugün içinde bulunduğumuz istisna hali de uzun süredir ABD emperyalizmi tarafından adım adım inşa edilmiştir. Ancak amaç hukuku kurtarmak ya da yeniden yapılandırmak değil; esas hedef, ABD hegemonyasının kendini yeniden üretebileceği yeni bir dünya düzeni inşa etmektir.
Bugünün Egemeni Kimdir?
O halde daha net soralım: İçinde bulunduğumuz savaş ortamını şekillendiren, yeni ve hayali bir Amerikan yüzyılını mümkün kılacak olan egemen kimdir?
Kesinlikle Schmitt’çi ya da Agamben’ci bir devlet anlayışı değildir!
Bugünün egemeni, birbirleriyle çatışan, uzlaşan, bazen de doğrudan karşı karşıya gelen bir dizi iktidar merkezinden oluşur. Bu yapılar, ABD açısından hayati (ölüm kalım meselesi) kararlar alır:
- Federal devlet: Seçilmiş temsilciler kadar derin devlet içindeki bürokratların da söz sahibi olduğu bir yapı.
- ABD Merkez Bankası (Federal Reserve): Doları kontrol ederek ABD emperyalizminin en önemli üretim biçimini yönlendiren güç.
- ABD’nin sanayi, teknoloji ve finans tekelleri: Savaşın yarattığı ekonomik dalgalanmalar, finans ve para birimlerinin aslında ulusal kimlik taşıdığını göstermiştir.
- Pentagon: Askeri gücü olmadan ne bir siyasi ne de parasal düzen sağlanabilir.
- Wall Street: Küresel yağmanın merkez üssü olan borsa piyasalarının kontrolü.
- Vakıflar: Biri diğerinden daha gerici çok sayıda düşünce kuruluşu ve vakıf.
- Silah, emlak, finans lobileri: Özellikle Ortadoğu’nun sürekli istikrarsızlaştırılmasında kilit rol oynayan Yahudi lobisi.
Egemenin kararı, ancak bu çatışma ve uzlaşma ortamı içinde şekillenebilir; çünkü artık karar alma yetkisi sadece devlete ait değildir. Schmitt’in nostaljiyle andığı ve Agamben’in teorisine dayanak yaptığı klasik devlet, en azından Birinci Dünya Savaşı’ndan bu yana zaten mevcut değildir.
ABD’nin Egemenlik Stratejisi: Sürekli Kaos
ABD egemeni, herhangi bir normalleşme durumu oluşturmak zorunda değildir; çünkü onun stratejisi, sürekli istikrarsızlık ve kaos yaratmaktır.
Schmitt’in (ve ona referansla Agamben’in) teorisine göre egemen, yalnızca istisna halini yaratıp güvence altına almakla kalmaz, aynı zamanda normalleşmenin ne zaman gerçekleştiğine de nihai olarak karar veren aktördür. Yani, yeni normların, yeni iktidar ilişkilerinin ve yeni dünya düzeninin inşasına uygun koşulların oluştuğunu belirleyen odaktır.
Daha açık bir ifadeyle:
Rusya ile savaşın ne zaman biteceğine ve durumun ne zaman yeterince istikrara kavuştuğuna kim karar verecek?
İşte tam da bu noktada, egemenliğin çokluklardan oluşan doğasını gözlemleyebiliriz. ABD içinde, devlet, finans çevreleri, Pentagon, Merkez Bankası ve tekellerin iç içe geçmiş olduğu bir güç mücadelesi yaşanmaktadır. Her biri, kendi çıkarlarını en iyi şekilde tatmin edecek çözümü dayatmaya çalışmaktadır.
Ancak ABD egemeni için herhangi bir “normalleşme” sürecine karar vermek gerekmez; çünkü onun stratejisi, sürekli istikrarsızlık yaratmak ve bölünmeyi derinleştiren “kaosu” yaymaktır. Artık “normal” olan, küresel iç savaşın sürekli beslenmesidir.
Ortadoğu, ABD’nin istikrarsızlaştırıcı normalleşme modelinin deneme sahasıdır: Irak, Libya, Afganistan, Suriye... Ve şimdi, Rusya'ya karşı yürütülen savaş sayesinde bu model Avrupa'ya da taşınmıştır.
Daha genel bir perspektiften bakıldığında, devletten bağımsız bir “üretim biçimi” düşünmek mümkün değildir. Sermaye, devlet olmadan var olamaz; çünkü devletin egemenlik ve askeri boyutu, üretimin asli bir parçasıdır. Aynı şekilde, yeni Schmitt-sonrası egemenlik de sermayeden bağımsız düşünülemez:
ABD’nin uçurum gibi büyüyen bütçe açıklarına rağmen kapitalist birikimi nasıl sürdürebileceği sorusu, devletin dolar üzerindeki hakimiyeti ve bu hakimiyeti garanti altına alan şiddet tekelinden bağımsız olarak yanıtlanamaz.
Aynı şekilde, devlet de finansın küresel değer birikimi yeteneği olmadan hayatta kalamaz. Öyleyse, ABD ordusunu, dünya çapına yayılmış 800 askeri üssü, cihatçıları, darbeleri (Ukrayna örneğinde olduğu gibi) ve yozlaşmış “komprador” elitleri finanse etmek nasıl mümkün olabilir?
Kapitalizmin İçkin Dinamiği: Aksiyomatik Bir Sistem
Deleuze ve Guattari, kapitalizmin içkin dinamiğini bir aksiyomatik olarak tanımlar. Bu perspektiften hareketle, kâr ve rantın, politik, ekonomik, askeri, toplumsal ve hatta dini güçlerin dahil olduğu bir stratejinin sonucu olarak düşünülmesi daha doğru olacaktır.
Günümüz savaşları ve bunların ekonomiyle olan bağı, bu stratejiyi görmek isteyenler için oldukça açıktır. Schmitt'in kavramlarını ödünç alarak ifade edecek olursak, “egemen” aslında stratejiyi belirleyendir; savaş ve istisna hali ise bu stratejinin farklı anlarıdır.
Savaş ve İç Savaş
Kapitalizmin doğuşu ve gelişimi, savaş, iç savaş, güç kullanımı ve fiziksel şiddetten ayrılmaz.
Ancak [Batılı] eleştirel düşünce, politik olan ile askeri olanı, ekonomi ile savaşı birbirinden ayırma gibi yanlış bir alışkanlık edinmiştir.
Bu bağlamda Rancière’in felsefi ve politik yaklaşımı oldukça tipik bir örnektir; çünkü ne devrimciler ne de karşı-devrimciler cephesinde güç kullanımına, iç savaşa ya da zorlamaya dair hiçbir iz bulunmaz. Rancière’in analizinde yalnızca “polis” düzeni vardır, ancak savaş ve iç savaş kavramları tamamen dışlanmıştır.
Benzer şekilde, eleştirel düşünceye göre antik çağın demokrasisi;
- Rancière için “duyumsal olanın bölüşümü”ne,
- Foucault ve Deleuze için “özgür insanlar arasındaki agonizme”,
dayanır.
Bu, Nicole Loraux’nun belirttiği gibi, iç savaşın örnek bir şekilde ehlileştirilmesi anlamına gelir. Demokratik kurumların iç savaşı sürekli olarak engellemesi gerekir, çünkü iç savaş tehdidi her zaman mevcuttur.
Oysa bugünün gerçekliğinde, piyasadan çok savaşın gerçekliği belirleyici hale gelmiştir.
Foucault’nun vurguladığının aksine, piyasa değil, savaş gerçekliğin kendisidir. Başka bir deyişle, kapitalizmin asıl gerçeği, sermaye, devlet ve savaşın birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu küresel piyasa sistemidir.
ABD'nin dünyadaki ilişkileri hem yönlendirip hem de altüst edebilmesini, Pentagon’un varlığı ve tarihin en güçlü ordusunun desteği olmadan nasıl hayal edebiliriz?
ABD’nin ekonomik ve politik gücü, doğrudan savaşa dayanır. Ve ABD, 1945’ten bu yana savaşsız tek bir gün bile geçirmemiştir.
Özellikle Soğuk Savaş döneminde ABD emperyalizminin savaşları inanılmaz bir vahşetle sürmüştür:
- Endonezya’da 1965 darbesi,
- Vietnam Savaşı,
- Şili'de Allende'nin devrilmesi ve Pinochet rejimi,
- Arjantin’de askerî diktatörlük...
Mao Zedong, sivil alan ile askeri alan arasında aşılmaz bir duvar olmadığını savunuyordu. Bir alandan diğerine geçiş her zaman mümkündür ve çoğu zaman çok ani gerçekleşir.
Bugün, Avrupa’da barış üzerine kurulu olduğu iddia edilen bir düzenin, nasıl hızla savaş düzenine geçtiğini görmek, bu gerçeği kanıtlamaktadır.
Bu da gösteriyor ki, savaş, politikanın çağdaşıdır—ancak merkezdeki emperyalist aktörler ile onların periferideki bağımlı müttefikleri arasında farklı biçimlerde tezahür eder.
Savaşın Ekonomik İşlevi: Sermaye ve Yıkım Döngüsü
20. yüzyıldan bu yana savaş, yalnızca devletler ve sınıflar arasındaki çatışmaları çözme biçimi değildir. Aynı zamanda doğrudan ekonomik bir işlevi de vardır. Tıpkı:
- Buhar makinesi,
- Demiryolları,
- Otomobil endüstrisi gibi…
Savaş da kapitalist döngüyü harekete geçiren bir “buluş” olmuştur.
Özellikle silahlanma harcamaları, ekonomik döngünün tetiklenmesi ve kontrolü açısından kalıcı bir unsur haline gelmiştir. Michał Kalecki’nin belirttiği gibi, savaş harcamaları kapitalist ekonominin sürekli bir itici gücüdür.
ABD, 1929 Büyük Buhranı'ndan yalnızca İkinci Dünya Savaşı sayesinde çıkabilmiştir. Ve savaşın ardından gelen yeniden inşa süreci, savaşın getirdiği muazzam yıkım sayesinde kapitalist büyüme için yeni bir alan yaratmıştır.
İki dünya savaşının yarattığı tahribat, savaş sonrası dönemde tekrarlanması imkânsız olan bir büyüme ve kâr patlaması yaratmıştır. Bu yüzden “etkin talep” yalnızca sosyal harcamalardan ibaret değildir. Politik olarak en önemli harcama kalemi, askeri harcamalardır. Bu yüzden James O’Connor, 1970’lerde yalnızca bir “refah devleti”nden (welfare state) değil, bir “savaş ve refah devleti”nden (warfare and welfare state) söz ediyordu.
Hem sosyal harcamalar hem de askerî harcamalar çift yönlü bir niteliğe sahiptir: Refah politikaları yalnızca artı nüfusu siyasi olarak kontrol altına almak için değil, aynı zamanda iç talebi ve pazarları genişletmek için de kullanılır. Askerî aygıt ise yalnızca yabancı rakipleri baskı altında tutmak ve dünya devrimini engellemek (hammadde kaynaklarını ve pazarları kapitalist mantık içinde tutarak) için değil, aynı zamanda iç ekonomik durgunluğu önlemek için de işlev görür.
Bu bağlamda, ulusal hükümetin bir savaş ve refah devleti olduğunu söyleyebiliriz. Günümüz olaylarını açıklayacak diğer kavramların üzerine inşa edilebileceği temel kavram "savaş-refah"tır; bu kavram, sivil ile askerî olanın eşzamanlılığını ve birbirine dönüşebilirliğini anlamamıza olanak tanır. Ordu yalnızca askerî değil, aynı zamanda "sivil" işlevler de yerine getirir; bu iki alan arasında geçiş yapmak hiçbir sorun teşkil etmez.
İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana, [Amerikan] ordu[su], büyük bilimi (big science) örgütlemiş ve teknolojik ile bilimsel araştırma ve buluşların merkezine yerleşmiştir -üstelik bunu, günümüzün büyük teknoloji şirketlerinden (Google, Amazon, Facebook/Meta, Apple, Microsoft) çok daha belirleyici bir şekilde yapmıştır. Bugün sahip olduğumuz tüm teknolojiler, özellikle dijital ağlar, kökenini askerî alandan almaktadır.
Öyleyse, Clausewitz’in ünlü sözünü ("Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır") sorgulamak gerekir. Ancak sadece bunu değil, aynı zamanda Foucault, Deleuze ve Guattari tarafından yapılan tersine çevirmeyi de (“Politika, savaşın başka araçlarla devamıdır”) tartışmalıyız; çünkü bu anlayışa göre savaş ile politika, savaş ile ekonomi ardışık olarak birbirini takip eden süreçlerdir. Oysa politika ve savaş ayrılmazdır. Bu iki kavramın ayrımı -tıpkı barışın ayrı bir kategori olarak ele alınması gibi-Prusyalı generalin [Clausewitz’in bu sözleri] yazdığı 19. yüzyılın ilk yarısında geçerliydi, ancak günümüzde artık geçerli değildir.
Eleştirel düşünce, savaşı yalnızca belirli tarihsel bağlamlar içinde ele alır ve hiçbir zaman onu kapitalizmin yapısal bir koşulu olarak değerlendirmez; dahası, iç savaşı tamamen görmezden gelir. Burada istisna, 1971-1975 yılları arasında iç savaşı iktidar ilişkilerinin modeli haline getirmeye çalışan Foucault’dur. Ancak Foucault, bu projeyi hızla terk etmiş, önce biyopolitik iktidarın yönetimselliğine, ardından da öznellik süreçlerine yönelmiştir. Dahası, tam olarak hangi iç savaştan bahsettiği hiçbir zaman netleşmemiştir.
Foucault, 1972-1973 yıllarında Collège de France’ta verdiği derslerden oluşan La société punitive (Cezalandırıcı Toplum) adlı kitabında iç savaş kavramını ortaya atar ve bu derslerin 1823-1848 yılları arasındaki Fransız toplumuna odaklandığını belirtir. Ancak, tuhaf (ya da belki tutarlı) bir şekilde, 1848’de patlak veren gerçek Avrupa iç savaşına tek bir kelime bile ayırmaz.
Oysa tam da bu dönemde, 1830 ile 1848 arasında Avrupa’daki her şeyin şekillendiğini fark eden isim Schmitt olacaktır. Bu süreç, hem siyasi hem de teorik düzlemde belirleyicidir: Siyaseten, kitleler -Tronti’nin ifadesiyle “proleter aslan”- küresel mücadeleye katılır ve bir daha sahneyi terk etmez. Teorik olarak ise, Almanya’da Hegel’in 1831’deki ölümünün ardından, Feuerbach, Genç Hegelciler, Stirner gibi düşünürlerle birlikte Batı’nın temel unsurlarına (Hristiyanlık, felsefe, kapitalizm, devlet) yönelik radikal bir eleştiri ortaya çıkar; buradan doğan Marksizm ise 20. yüzyılın zafer kazanan devrimlerine yön verecektir.
Foucault, yalnızca 19. yüzyılın en önemli Avrupa iç savaşı olan Paris Komünü’nü değil, aynı zamanda iki dünya savaşını karakterize eden Avrupa iç savaşlarını da gözardı eder. Bunun gibi, Sovyet Devrimi’nin başlattığı ve dünyayı siyasi, ekonomik ve askerî olarak yeniden şekillendiren küresel iç savaşlara da değinmez.
Öyleyse, Foucault’nun 1971 ile 1975 arasında bahsettiği iç savaş nedir ve bu savaşın tarafları kimlerdir? Bunu bilmiyoruz. Nitekim Foucault, bu kavramı kısa sürede terk eder.
Agamben’in egemen iktidarının uyguladığı dışlayıcı içermenin işleyişi, Rancière’in “duyumsanabilir olanın bölüşümü” ile aynı ilkeye dayanır. Bu mekanizma, Foucault’nun akıl/delilik, normal/anormal, makrofizik/mikrofizik gibi ayrımları ele alırken kullandığı düşünce yapısıyla aynıdır. Ancak bu tür iktidar ilişkileri, mevcut düzenle radikal bir kopuşu temellendirmek açısından yetersizdir; çünkü sınıf mücadelesinin aksine, böylesi ayrımlar bir kopuş yaratmaz. Oysa sınıf mücadelesi, iki karşıt tarafın birbirini düşman olarak tanımladığı keskin bir bölünme üretir.
Deleuze ve Guattari’nin şu tespiti tam da savaş olgusuyla doğrulanır: “Eğer mikropolitik boyut makropolitikaya sıçramazsa, ‘var olmaz’; yani etkisiz kalır.” Ne var ki, bu iki düşünür ne makropolitikayı ne de mikropolitikadan makropolitikaya geçişin nasıl gerçekleştiğini tanımlamıştır.
Foucault’nun 1978’de yeni toplumsal hareketlere sunduğu ve onlar tarafından pervasızca kabul edilen bu intihara meyilli öğreti, bugünkü politik felaketi hazırlamıştır. Çünkü mikropolitika ile makropolitikanın birbirinden koparılmasını savunmuştur:
“Kendisini küresel ve radikal olarak tanımlayan tüm projelerden uzak durmak ve bunun yerine, varoluş ve düşünme biçimlerimizi, otorite ilişkilerini, cinsiyetler arası ilişkileri, deliliği veya hastalığı algılayış biçimimizi dönüştüren değişimleri—kısmi bile olsalar—tercih etmek.”
Bu ayrım, siyasi dönüşümün gerçek dinamiklerini gözardı eden bir çıkmaza yol açmıştır.
Eğer bu küresel ve radikal boyut (dünya pazarı ve devrim) ortadan kaldırılırsa -yani politika, ekonomi ve savaşın iktidar ilişkilerinin hakikati olduğu kabul edilmezse- günümüzün siyasi güçsüzlüğü [muhalefetin siyasal iktidarsızlığı] kaçınılmaz hale gelir. Bu durumda, sadece makropolitika değil, mikropolitika ve iktidarın mikrofiziği de olanaksız hale gelir.
Marx, günümüz teorik körlüğünün ötesine geçerek, “eylemek” (özneyi ve bireyin kendisiyle olan ilişkisini dönüştürmek) ile “yapmak” (dünyadaki iktidar ilişkilerini dönüştürmek) arasında bir ayrım yapmaz; bunları devrimci praksisin ayrılmaz iki momenti olarak görür:
“Koşulların değişimi ile insan faaliyetinin değişimi ya da insanın kendini değiştirmesi ancak devrimci pratik olarak kavranabilir ve akıl yoluyla anlaşılabilir.”
Öte yandan, Alain Badiou, 20. yüzyıl devrimlerinin sınırlarını, onları ortaya çıkaran koşullarda -yani savaşlarda- arar. Ona göre, örgütlenme biçimini dayatan şey savaştır. Dolayısıyla, savaş ve iç savaş aynı zamanda askeri eylemi zorunlu kılar.
Ancak Badiou, 20. yüzyıl devrimlerinin hedeflerinin nasıl başka stratejilerle sürdürülebileceğini hiçbir zaman açıklamamıştır. Onun siyaset anlayışında, “önemli olan iktidar ilişkileri değildir.”
Badiou, strateji, taktik, savunma-hücum, seferberlik gibi kavramları -bunlar devrimleri mümkün kılan araçlar olmasına rağmen- reddeder; çünkü bunların düşünceyi askerîleştirdiğini savunur. Hatta ona göre “antagonizma” kavramının bile geçerliliğini sorgulamak gerekir. Şu sorunun cevabı hâlâ belirsizdir:
“Adalet ve eşitliği koruyan ve pratiğe döken, ancak barış dönemlerini öngören ve felaketin boş yere beklenmesine dayanmayan radikal bir siyaset mümkün müdür?”
Bunun yanıtını asla bilemeyeceğiz.
Batı'nın eleştirel düşüncesi, 1970'lerdeki sermaye ve (Anglo-Amerikan) devlet stratejisini doğru bir şekilde anlayamadı ve bu nedenle çıkmazlara sürüklendi. Negri'ye göre, Deleuze ve Guattari'nin Bin Yayla (Mil Mesetas) kitabı, 1968 olaylarını yansıtıyordu. Ancak kitabın yayımlandığı 1980 yılı itibarıyla, o dönemin işçi sınıfı ve iktidar ilişkileri artık mevcut değildi. Aksine, 1968'in "sıra dışı devrimini" yenilgiye uğratan bir karşı devrim süreci başlamıştı.
Foucault, 1978'de "sonsuzca açık bir tarih" ve "iktidar mekanizmalarının sürekli istikrarsızlaşması" teorilerini ortaya koyarken, gerçekte tam tersi bir durum yaşanıyordu. Negri, 1981'de yayımladığı Yaban Kuraldışılık: Spinoza'da Güç ve İktidar adlı eserinde, devrimin kesin yenilgisine rağmen, "ontolojik" olarak devam ettiğini savunuyordu. Bu görüşe göre, kapitalizm tarihinin en zayıf, en örgütsüz ve en yönsüz işçi sınıfı, geri döndürülemez bir gücün temsilcisi olarak yükseliyordu.
Tam olarak 1979’da, başlangıcından on yıl sonra, karşı devrimin ilk aşaması olan topyekûn çatışma dönemi, Amerikan Merkez Bankası'nın (FED) faiz oranlarını çarpıcı bir şekilde artırmasıyla sona erdi. Bu hamle, dünya devriminin yenilgisini resmen onayladı ve borç temelli Amerikan ekonomisinin finansallaşma stratejisinin başarısını ilan etti. Marksistler ve eleştirel düşünürler arasında bu manevrayı tam olarak anlayabilen tek kişi Paul Sweezy oldu.
Eleştirel düşüncenin çıkmazlarının ötesinde, günümüz durumu yeniden olası bir Leninist an olarak belirmektedir. Çatışmaları ve olası kopuşları "güçlü bir hızlandırıcı" olarak harekete geçiren her zaman savaştır. Ancak Mao'nun, emperyalistlerin kendi stratejilerine uygun olarak başlatmakta ısrar ettikleri dünya savaşlarının devrimci sonuçlar doğuracağına olan inancı, Batı eleştirel düşüncesi için anlaşılmazdır. Çünkü bu düşünce, düşmanın sahip olduğu aynı "keskinlik", aynı inatçılık, aynı kararlılık ve aynı sınıf nefretine sahip değildir; dolayısıyla herhangi bir stratejiden yoksundur.
Okuma Önerileri:
1. Maurizio Lazzarato
· La “guerra civil” en Francia («Fransa’da “iç savaş”»)
· ¿Por qué la guerra (1)? («Neden savaş (1)?»)
· ¿Por qué la guerra (2)? («Neden savaş (2)?»)
2. Cédric Durand
· Paisajes del capital: la economía política de Brett Christophers («Kapitalin Manzaraları: Brett Christophers’ın Politika Ekonomisi»)
· ¿Frágil Leviatán? Trump y las Big Tech («Zayıf Leviathan mı? Trump ve Büyük Teknolojiler»)
· Explorando las fronteras del capital («Kapitalin Sınırlarını Keşfetmek»), NLR 136
3. Mario Tronti
· Obreros y capital («İşçiler ve Kapital») (2024)
4. Giovanni Arrighi
· El largo siglo XX: Dinero y poder en los orígenes de nuestra época («Uzun Yirmi Yüzyıl: Günümüz Çağımızın Başlangıcında Para ve Güç») (1999)
· Adam Smith en Pekín («Pekin’de Adam Smith») (2007)
5. Giovanni Arrighi, Terence K. Hopkins, Immanuel Wallerstein
· Movimientos antisistémicos («Antisistem Hareketleri») (2024)
6. Giovanni Arrighi ve Beverly J. Silver
· Caos y orden en el sistema-mundo moderno («Modern Dünya Sistemi: Kaos ve Düzen») (2001)
7. Antonio Negri
· Los libros de la autonomía obrera («İşçi Özerkliğinin Kitapları») (2004)
· El poder constituyente: Ensayos sobre las alternativas de la modernidad («Kurucu Güç: Modernliğin Alternatifleri Üzerine Denemeler») (2015)
· La fábrica de la estrategia: 33 lecciones sobre Lenin («Stratejinin Fabrikası: Lenin Üzerine 33 Ders») (2024)
[1] Bu üç kategori, kapitalizmin postmodern tanımlarının hiçbirinde (bilişsel, semiyotik, biyopolitik, sinirsel, platform, yeniden üretim vb.) mevcut değildir; bu da onları, olan biteni anlamak için pek bir işe yaramayan Avrupa-merkezci bakış açıları haline getirmiştir.
[2] Clinton’ın başkanlığıyla (1990'lar) birlikte, Rusya'ya karşı NATO’nun genişlemesi tüm Amerikan başkanları tarafından kararlaştırılmış ve sürdürülmüştür (Obama, Trump’ın göreve başlamasından önceki geçiş döneminde Polonya'ya füze yerleştirmiştir). Sovyetler Birliği'nin "containment" (yayılmasını engelleme) stratejisini tasarlayan ve uygulayan elliye yakın üst düzey yetkili, bu politikanın karşısındaydı. Otuz yıl önce, Clinton’a yazdıkları bir mektupta, bu yetkililer, başkana NATO’nun genişlemesinden vazgeçmesini (bu politikanın—şu an gözlerimizin önünde yaşanmakta olan—Avrupa'da savaşın patlak vermesine sebep olacağını öngördükleri için) önermişti.
[3] Gelişmemişliğin üretiminde borç, küresel Güney ülkelerinin kalkınmalarına yardım olarak sunulmuş, ancak gerçekte sadece borçlarını arttırmış ve bu ülkeleri madencilik haklarını, altyapılarını (limanlar, iletişim ağları, otoyollar vb.) ve kamu şirketlerini satarak borçlarını geri ödemek zorunda bırakmıştır.
Kaynak: diario.red
Çeviri: PolitikArt
Yayın Tarihi: 05/03/2025